O, film izlemeyi çok sevdiğini söylemişti.
Bense film izlemeyi sevmiyordum.
Ona bunu söylediğimde çok şaşırdı.
Çok üzüldüm, çünkü evde kocaman bir sinema sistemi var.
Kışın bile sevmiyor musun? Şansımı zorluyorum, biliyorum, yazmıştı.
Güzel bir müzik açıp dans ederiz biz de olmaz mı?
Ya da sen film izlersin, ben de sana arkandan sarılırım nasıl fikir? diyerek karşılık verdim.
Olur tabii, yazıp gülmüştü.
Neden film izlemeyi sevmediğimi sordu.
Dikkatimin çabuk dağıldığını, hareket hâlinde olmayı daha çok sevdiğimi söylemiştim.
Tamam o zaman, biz de evden çıkıp sokaklarda koşarız nasıl fikir? demişti.
Aslında fikir hiç fena gelmemişti.
Fakat bunların hiçbirini yapamadık.
Marangozluk işleri, mobilya kurulumu, araba tamiri… bunların hepsinde çok iyiyimdir, diyordu.
Onunla mesajlaşmaya ilk başladığımız dönemde, arabam motor yağı uyarısı veriyordu.
Daha yeni arabanın bakımını yaptırdım aslında.
Neden uyarı verdiğini anlamadım.
Tekrar servise götüreceğim, demiştim.
Faturayı bulamadığım için, servisin bakım yapıldığında motor yağını değiştirdiğinden emin olamadım.
Motor yağını kontrol ederdim orada olsaydım, demişti.
Faturanın nerede olduğunu söyleyebilseydin yeterli olurdu, diyerek güldüm.
Onun ‘senin için her şeyi yapabilirim’ diyen eril tavrına, ‘ben kendim her şeyi halledebilirim’ enerjisiyle karşılık vermek istiyordum.
Bir insanda aradığım, benim için bir şeyler yapması değildi.
Birkaç gün geçtikten sonra,
Hiç görüşmediğin birinin faturayı bulup bulmadığını merak etmek çok ilginç bir his, dedi gülerek.
Tatlı tatlı flörtleşiyorduk.
Sohbetlerimiz o kadar güzeldi ki.
Nasıl anlatsam bilmiyorum.
Onunla sohbet etmeyi çok özlüyorum.
Onunla konuşmamız bittikten sonra, bir daha kimseyle flörtleşmemeye karar vermiştim.
Eğer ki bu kadar etkilendiğim biriyle bile olmadıysa, burada ciddi bir sıkıntı var demektir.
Kendimle ilgili çözmem gereken şeyler var.
Artık sadece kendim varım, diyordum.
Bu, verdiğim en doğru karardı.
Ondan önce kendimi yalnız hissederdim.
Birileriyle buluşmak, bir tanışma deneyimi yaşamak hoşuma giderdi.
Bakalım bu yeni tanışacağım kişinin yanında nasıl hissedeceğim?
Aradığım o ‘kendim gibi biri’ hissini bu sefer bulabilecek miyim? derdim.
Fakat o gittikten sonra, artık kendimi yalnız hissetmiyordum.
O olmasa bile, ben yalnız değildim.
Onunla tanışmak, beni kendi ruhumun derinlikleriyle, hislerimle, sezgilerimle ve acılarımla tanıştırdı.
Ben, bu içsel kalabalığımla artık yalnız değildim.
Ve bu kalabalıkta, başka birini görmem mümkün değildi.
Ayrıca konuşmasak bile, ben onunla bağlantılı bir varlıktım artık.
İnsan, ilk kez bu kadar yoğun bir duygu besleyince bir insana, durup kalıyor aslında.
Buna bir şok hâli demek de mümkün belki de.
Öncelikle yaşadıklarımı hazmetmem gerekiyordu.
Onca derin hislerden sonra, daha sığ bir bağın da beni tatmin etmeyeceğini hissediyordum.
Bu karşılaşma, bu açıdan hem bir ödül hem bir cezaydı.
Aslında bunu kendi aramızda da konuştuğumuz oluyordu.
Yüz yüze görüşmeden önce, sohbetlerimizde çok yüksek bir uyum hissediyorduk.
Konuşmamız biterse, aramızdaki iletişim biterse ne yapacağız biz? diyorduk.
Çıta çok yükseldi.
Sonrasında çok zor olacak.
Buluşmasak mı acaba? diye şakalaşıyorduk.
Mektup arkadaşı gibi mesajlaşmaya da devam edebiliriz aslında, yazdım gülerek.
Bir yanım bunu gerçekten düşünmüştü.
O kadar güzel bir iletişim ki bu, buluşmasak da olur.
Buluşup bozmayalım hiçbir şeyi, diye düşünüyordum.
Acaba cidden buluşmasak mı? yazdım.
Hayır, ben kesinlikle buluşma taraftarıyım.
Konuşmamız biterse de bir sigara yakarım, üzüntümü yaşarım.
Ama bunu yaşamak istiyorum, dedi.
Sonucu her ne olursa olsun bana yaklaşmak istemesi çok hoşuma gitmişti.
Aslında daha görüşmeden bile, bir ateşe yaklaştığımızı ikimiz de içten içe biliyorduk.
Hayatımda ilk kez, bir insanın dünyaya baktığı çok yönlülükten etkilenmiştim.
Zihninin gördüğü alan çok genişti.
Ben, hiçbir zaman yüzeysel sohbetleri sevmedim.
Bu yüzden onunla konuşmaktan inanılmaz haz alıyordum.
Daha önce karşıma çıkan hiç kimsede yakalayamadığım bir hazdı bu.
O da bana bir kez,
Yani bana bir kez ne yapıyorsun diye sormuyorsun.
Meraktan bazen ben soruyorum.
Şaşırıyorum, ve bu hoşuma da gidiyor.
Ne yapıyorsun, ne yapacaksın gibi ilerlemeyen sohbetlerden çok sıkılmıştım.
Hatta bir kez bir buluşmaya gitmiştim.
Karşımdaki kişi hiç konuşmuyordu.
Ben de o dönem sohbet etmeye, sosyalleşmeye o kadar açıktım ki.
Yani masadaki peçeteden bahsetse yine olurdu.
Hiç konuşmayan biriyle karşılaşınca çok gerilmiştim.
O buluşmayı unutamıyorum, bende bir travma gibi kaldı.
Bu gerçekten en kötü buluşmamdı, yazmıştı.
Ben en iyi buluşman olmaya adayım.
En kötü de olabilir tabii de.
Çünkü eğer yanında iyi hissetmezsem kaçarım.
Bizim buluşmamızın arada kalan bir buluşma olmayacağına eminim, diyordum gülerek.
İkimiz de flörtleşmeyi seviyorduk.
İkimizde de çapkınlık vardı diyebilirim.
Bir kez kıskançlık ile ilgili konuşuyorduk.
Ona,
Bir partide yanındaki partnerine ilgi gösterilirse nasıl tepki verirsin? diye sormuştum.
Ben eğer birinden hoşlandıysam, demek ki o kişide ilgi çekici özellikler var.
Bu yüzden de başkalarının da ondan etkilenmesi normal, diye düşünüyordum.
Bu, o kişiyi kıskanmayacağım anlamına gelmiyordu, yalnızca düşüncem bu yöndeydi.
O da,
Yani yanımdaki partnerim sınırını koruduğu süreçte bir sıkıntı yok benim için.
Ben zaten hayatımda hiçbir zaman kıskanç biri olmadım.
Ve bu kıskançlıkla da her zaman uğraştım.
Hayatımda sadece bir kez kıskançlık yaptım.
O da karşımdaki o kadar kıskanıyordu ki beni.
Artık ben de kıskanmalıyım diye düşünmüştüm.
Yalnızca bir kez oldu bu, demişti.
Ben, onunla tanıştığımda kıskanç biriydim.
Kendi özgürlüğümün kısıtlanmasını asla istemezdim.
Bana karışılması, kıskanılmak hoşuma gitmezdi.
Fakat ben karşımdakini kıskanabilirdim.
Ona bunu söylediğimde,
Yani sence öyle bir dünya var mı?
Ve hayatım boyunca uğraştığım kıskançlığın yine beni bulması inanılmaz.
Ama tabii ön yargılı yaklaşmak istemiyorum, yaşayıp da görmek lazım, yazmıştı.
Ve bana onu kıskanacağım bir ortam yaratıp kaçtı.
Düşününce, mükemmel bir kaçış hikâyesi.
Yani öyle bir şey ki, birbiriniz için olduğunuza emin olduğun bir varlıktan uzaksın.
İkiz alev ayrılığını çok erken deneyimledim.
Onu sadece iki kez gördüm.
İki kez.
Geldi ve gitti.
Hiçbir şey yaşayamadık.
Ellerine dokunabildim.
Gözlerinden gelip geçtim.
Aslında canım bu yüzden de çok acıyordu.
Onun benden nasıl etkilendiğini gördüm.
Ben neler yaşadığımı biliyorum.
Ve artık konuşmuyorduk.
Aklım almıyordu.
Aslında onun ikiz alevim olduğunu öğrendikten sonra, taşlar yerine oturmaya başlamıştı.
O eril taraftı, arkasına bakmadan kaçan.
Ben dişil taraftım, kendini yok ederek koşan.
Onun beni gördüğünde nefesinin kesilmesi, konuşamaması, kıpkırmızı olması, ellerinin terlemesi…
O zaman için, bunları onu heyecanlandırmak olarak düşünüp mutlu olmuştum.
Ancak sonradan bu tepkilerin savaş ya da kaç-don mekanizması olabileceğini öğrendim.
Bir insandan çok hoşlandığınızda, ödül sisteminiz onu ister.
Bu yüzden yaklaşmak istersiniz.
Tehdit sisteminiz ise korkar.
Bağımlı olma korkusu, kaybetme korkusu, kendini kaybetme korkusu.
Bu da kaçmak ya da donmak demektir.
Vücut bu iki emir arasında sıkışıp kalır ve ortaya ellerin terlemesi, yüzün kızarması, nefes alamama ve konuşamama gibi istemsiz tepkiler çıkar.
Yani aslında vücudun verdiği bu tepki, o kişinin hissettiği yoğun uyarılmanın ve sizin onun için ne kadar sarsıcı olduğunuzun biyolojik bir göstergesidir.
Bir de bana normalde ellerinin terlemediğini söylemişti.
Normalde terlemeyen bir elin terlemesi, vücudun olağanüstü hâl ilan etmesidir.
Vücut, ‘Bu durum o kadar kritik ki, ben (bilinç) devre dışı kalıyorum, kontrolü ben (vücut) alıyorum’ demiştir.
Onun tüm sistemini yıktığım için yıkıldım ben de…
Benim yaşadığım şehre göre kalabalık bir şehirde yaşıyordu.
İlk buluşmamızda onun şehrine gittiğimde,
Burası çok acayip bir şehir.
Bu kalabalıkta yaşayabilen sizler, bizim güncellenmiş versiyonumuzsunuz, demiştim gülerek.
Bu şehirde yaşamak bir mücadele gerektirir, diye düşünüyordum.
Ben sakin bir şehirde yaşıyordum.
Eğer her saatini planlamayı seviyorsan bu şehir çok güzel, demişti.
O, bir şirkette CEO’ydu.
CEO, gücü, otoriteyi, kontrolü, bağımsızlığı, maddi başarıyı ve maddi dünyayı yönetmeyi temsil eden bir arketiptir.
İkiz alevim eril enerjinin en uç temsiliydi.
Benimle karşılaştığında, kontrol edemediği bir dünyaya adım attı.
Vücudunun tepkilerini kontrol edemedi mesela.
O, vücudunun verdiği tepkilere anlam verememişti.
Dışarıda her şeye hakim görünen birinin, içeride hiçbir şeye hakim olamama korkusu yaşaması…
Bir yandan bana karşı derin bir çekim ve bağ hissederken, diğer yandan bu hissin yarattığı korku onu itti.
Korku kalesi, onu sadece dış tehlikelerden koruyabilir.
Fakat aynı anda hissettiği çekim ve korku, sürekli bir içsel çatışma hâli değil midir?
Güçlü görünme ihtiyacı ile kırılgan hissetme gerçekliği arasındaki çatışma.
İtmeye çalıştığım şey, en çok arzuladığım şey olabilir mi? sorusu umarım aklına geliyor mudur?
Başarı odaklı ve yalnız bir çocuk olarak büyüdüğünü söylemişti.
İlişkilerinde de, başarılarının göz önünde olmasını artık istemediğini ima etmişti.
Aslında biz karşılaştıktan sonra, onun tam hayal ettiği bir bağ kurduk.
Ben onu gördüğüm ilk saniyede çok sevdim.
İnanıyorum ki, ikimizin ruhları birbirini tanıyordu.
Ruhun konuştuğu yerde, maddenin sesi duyulabilir mi?
İkimiz de sadece birbirimizin varlığını sevdik.
Bu yalın bir gerçeklik.
Sadece birbiriyle uyumlu bir anahtar ve kilit kadar yalın bir gerçeklik.
Bu, yalnızca bir yaratılış hâli.
Ama en büyük arzusunu yaşamak onun zihnini korkuttu.
Bir kez doğum haritalarımızın uyum analizine baktığımda,
İletişimde teorik olması ilişkiniz için sıkıntı olabilir, tarzında bir cümle vardı.
Baktığım uyum analizini ona da göndermiştim.
İletişimde teorik olma kısmına katılmıyorum.
Evet, hayatım boyunca bu hep problem oldu.
Fakat duygularımdan bu kadar uzaklaşmamak için gerekli eforlar verildi.
Artık bu konuyu çözdüm, yazdı.
Gerçekten çözdüğüne emin değilim.
Bir kez ona sadece hissetmesini söylediğimde, aslında onun için ne kadar mükemmel bir ayna olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum.
Bu karşılaşma, aşırı eril çalışan zihninin bilmediği bir karşılaşmaydı.
Bildiği her şeyi, her iletişim kalıbını ona unutturdu.
O da hisseden, kırılgan, kontrolü bırakması gereken, duygularıyla yüzleşmesi gereken bir insan olduğunu gördü.
Bunu görmek tüm doğrularını yıktı.
Onun kaçışı, benim yanlış olduğum anlamına gelmiyordu.
Tam tersine, benim ayna olarak ne kadar isabetli olduğumun bir kanıtıydı.
O kadar güçlü bir aynaydım ki, yansımasına bakmak ona acı verdiği için bakamıyordu bile.
Onun hiçbir şey söylemediği, sadece telefon numaramı engelleyip kaldırdığı süreçte,
Biraz cesur olur musun? yazmıştım.
Ondan sonra da bir daha numaramın engelini kaldırmadı.
Dayanılması en zor şey, gerçeğin kendisidir.
Kontrol ve mantıkla yönettiğim bu hayatımda, bu kadar güçlü duygulara ve savunmasızlığa yer var mı?
Kalbimi nasıl açarım?
Sürekli daha iyisini yapmam gereken bir dünyada, olduğum gibi kabul edilmek nasıl bir his?
Gerçek ben kimim?
Bu unvanın ve sorumlulukların arkasında, kırılgan ve insan olan beni kim görüyor ve kabul ediyor?
Yolumuzun tekrar kesişebilmesi için, onun bu sorulara cevap araması gerekiyor.
Bu, eril taraf olarak onun dersi.
Onun içinde, sadece sevilmek isteyen bir çocuk var.
Ve o çocuk, hiçbir şey yapmadan sevilmeye değer olduğuna tanık oldu.
İlk tepkisi korkup kaçmak oldu.
Ama içindeki o çocuk, sevilmeye değer olduğu gerçeğini asla unutmayacak.
Kimse, en karanlık köşesine kadar aydınlatılmaktan hoşlanmaz.
Ama umarım bir gün, bu ışık, onun için bir korku kaynağı değil, bir sığınak hâline gelir…