Egonun Ölümü – İkiz Alev · Tutkuyla Yeniden Doğuş

Onun sesini duyamadığım, ağzından çıkacak bir kelimeye hasret kaldığım bir ay geçmişti.

Her gün ağlıyordum.

Hem fiziksel hem enerjisel olarak çok yorgundum.

Bittiğimi hissediyordum.

Kendi gözlerimin önünde benliğim siliniyordu.

Kontrol edebileceğim hiçbir şey yoktu.

Kendi yaşadıklarım üzerinde bile kontrolüm yoktu.

Ondan vazgeçmeyi denediğimde, bu bağ tüm gücüyle, bir kasırga gibi üzerime gelmişti.

Öyle bir şeydi ki, hayat bana şunu diyordu sanki,

Hayır.

Onu unutmak, bu hikâyeden gitmek yok.

Bu hikâye, senin hikâyen.

Yok saymak yok.

Tamamıyla, her şeyinle içindesin.

Bunu görmezden gelemezsin.

Gelmemelisin.

Unutmak yok.

O yok.

Yalnızca ateş var.

Ateş, beni, egolarımı… benimle ilgili her şeyi yavaşça küle çeviriyordu.

Evet.

Benlik, ego yok oluyordu.

Yok olan yerlerden de hisler, sezgiler doğuyordu.

Belki de ağladıkça, ruhumun üstündeki sisler kalkıyordu.

Yıllardır duyduğum eleştirel, yargılayıcı iç sesim de yok olmuştu.

Kendini eleştirmek, kendine kızmak artık yoktu.

Hissediyordum.

Küle döndükçe, benliğimden gittikçe… berraklaşıyordum.

Bu acı ve sevgi öyle büyüktü ki içimde, geri kalan her şey gözümde hafiflemişti.

Daha önce kafama taktığım konular artık konu değildi.

Kontrol dediğimiz illüzyon artık yoktu.

Benim bile hayal edemeyeceğim kadar yaratıcı cümlelerle ona ulaşmayı denemiştim.

Ama o kararlı ve netti.

Dönmüyordu.

Ya da kaçıyordu.

Her neyse.

Onu geri kazanamıyordum.

Tek bir kelime.

Tek bir kelime bile etmedi.

Bunu yapmak ne kadar zordur diye düşünüyordum.

Hiçbir şey söylememek.

Hiçbir şey söylememek, bir insanın kendini korumak için yaptığı en güçlü hamle olabilir miydi?

Tüm bunlar olurken yüksek lisans başvuru tarihleri gelmişti.

Kendim için bir şeyler yapmak ne kadar da zordu.

Ağlaya ağlaya başvurularımı tamamladım.

Acaba o neler yaşıyor diye düşünüyordum bazen.

Bu karşılaşmanın giden tarafı olmak nasıl bir histi?

Yalnızca ben mi acı çekiyordum?

O da acı çeksin istemiyordum ama… bu acı tek kişilik miydi?

Evet, bazı anlarda içimden onunla konuştuğumuzu duyuyordum.

Hatta bir kez, benim ona soru sormamla başlayan şöyle bir konuşma geçti aramızda,

Ne zaman geleceksin?

— Bilmiyorum, korkuyorum.

Korkma lütfen. Seni seviyorum. Ama sen gelmezsen ben gelmeyeceğim.

— Tamam.

Telepatik olarak konuşuyor olabilir miydik?

Yoksa bu, zihnimin üzüntüm için ürettiği bir hikâye miydi?

Her şey ikilemdeydi.

Her şey kavramlarımı, algımı silikleştiriyordu.

Elimde hiçbir kanıt yoktu.

Doğru ne?

Yanlış ne?

Kendimi mi kaybediyordum?

Yoksa ilk kez kendime mi dönüyordum?

Bir kuş vardı.

Upuzun bir kuyruğu olan, daha önce hiç görmediğim bir kuş.

Yolda giderken, ormanda devamlı karşıma çıkıyordu.

Bu durumu çok ilginç buluyordum.

Sanki beni takip ediyordu.

Araştırdığımda, bu kuşun saksağan kuşu olduğunu gördüm.

Yaşadığım acının doğa tarafından yumuşatıldığını hissediyordum.

Ben de artık doğaya çok daha yakındım.

Bazen oturup bir ağacı izliyordum öylece.

Ve bu saksağan kuşu…

Beni bu kasırganın içinden alıp uçurmak için mi gelmişti?

Henüz bilmiyordum.

21