Biraları hızlı hızlı içtim.
Basketbol sahası, etrafında boş arazilerin olduğu bir tepedeydi.
İçimde inanılmaz bir coşku vardı.
Gönderdiğim mesajda içimden geçen her şeyi söylemiştim.
Bu kadar dürüst olmak demek, onu geri kazanmam demekti.
Basketbol sahasının ortasında ayakta duruyordum.
Gözlerimi kapattım.
Ona sarıldığımı hayal ettim.
Sıcaklığını hâlâ hissedebiliyordum.
Ve hissettiğim bu sıcaklığa bayılıyordum.
Gökyüzünde bir sürü yıldız vardı.
Havanın sıcaklığı, minik bir rüzgâr…
Hafif sarhoşluğun da etkisiyle, günlerdir çektiğim acının azaldığını hissediyordum.
Seninle bir daha konuşmak istemiyorum, deyip pişman olmuştum. Numaranı siliyorum, deyip bir şekilde yine ona ulaşmıştım. O da bu davranışımı çok sert bir şekilde eleştirerek koyabileceği en net tavrı koymuştu.
Şimdi gelse Konuşalım barışalım, dese. Beni eleştirdiği davranışı kendisi yapmış olacaktı.
Egosu mu kalbi mi yenecekti?
Engelle – engeli kaldır – tekrar engelle. Ne yapacağını o da bilemiyor, diyordum.
Ama ben ona tüm kalbimle bir mesaj göndermiştim. O bu düşüncelerle boğuşmasın diye, söylenmesi gereken her şeyi ben onun yerine de söylemiştim.
Sadece bir adım atması için tüm kelimeleri seferber ettim.
En son birkaç gün önce aradığımda telefon çalıyordu. Şimdi, bu attığım mesajdan sonra gece on iki olacaktı. Arayacaktım ve açacaktı. Tüm benliğimle inandığım buydu.
Yerimde duramıyordum.
Bir yandan hoparlörümden müzik açmış dans ediyordum. Bir yandan basket oynuyordum.
Gece sonunda on iki olmuştu.
Aradım. Çalmadı.
Engellemişti.
Nasıl olurdu? Daha iki gün önce aradığımda çalıyordu.
Mesajımı görmemiş miydi? Görüp de mi engellemişti?
Dans, müzik, basket. Hepsi bitti.
Avazım çıktığı kadar, çığlık ata ata ağlamaya başladım.
Yere çömeldim. Ayakta duracak gücüm kalmamıştı.
Kafamı yere koydum. İçim, kalbim yanıyordu.
Bu bir ağlama değildi. Bu bir haykırıştı.
Gökyüzündeki yıldızlara bakıp yardım istedim.
Oyuncak mıydı benim kalbim? Bana neden bunu yapıyordu?
Bir kez telefonu açsa, konuşup halletsek ne olurdu ki? Ne olurdu?
Kibar, tatlı, verici, konuşkan, enerjik o insan…
Bana gelince neden dünyanın en gaddar insanına dönüşmüştü?
Yanıyordum.
Bırakmıştım artık kendimi.
Basketbol sahasında yerde hıçkıra hıçkıra ağladım.
Bu da olmamıştı.
En derinimden söylediklerim bile işe yaramamıştı.
Kabul edilmiyordum.
Ne söylesem hiçbir şekilde yumuşamıyordu.
Uzun bir süre gecenin karanlığında…
Kendime, ona, bize ağladım.
Birkaç gün sonra, LinkedIn profilime ismini gizleyerek baktığını fark ettim.
İsmi gözükmese bile, çalıştığı şirketin logosu gözüküyordu.
Bunu fark ettiğim ilk an mutlu oldum. Açık oynamıyor, diye düşündüm.
Sonra Acaba anlattıklarımın doğru olup olmadığını mı görmek istedi? Peşimi bırakmayan bu kişi gerçekte kim diye mi baktı? diye düşündüm.
Ve bir akşam onu tekrar aradım. Telefon bu kez çalıyordu. Fakat yine cevap vermedi.
O an ilk kez şöyle düşündüm, Ne yapmaya çalışıyor? Bunun anlamı ne? Hiçbir şey anlamıyorum. Ve ben artık çok yoruldum. Oyun mu bu? Geri çekiliyorum.
Onu unutmaya karar verdikten sonra, tüm acımın biteceğini sanmıştım.
Yanılıyordum.
Asıl yangın henüz başlamamıştı.