Farklı şehirlerde yaşıyorduk. Aramızda iki saatlik bir mesafe vardı.
İlk buluşmamız için ben onun şehrine gitmek istedim. Bunun iki sebebi vardı.
Birinci sebep, onun bizim tanışmamızdan birkaç hafta öncesinde ciddi bir trafik kazası geçirmesiydi. Tamamen karşı tarafın hatası olan bir kaza. Ezilmiş, kullanılamaz hâle gelen aracının içinden yalnızca bir kol incinmesiyle kurtulduğunu anlatmıştı.
O gelmeyi teklif etse de ben onu yormak istemedim.
Buluşmamızdan önce kazayla ilgili konuşuyorduk.
Gerçekten neler yaşadığını, neler hissettiğini anlatmıyordu.
Ben de derinlere girmek istemiyordum. Böylece kaza ile ilgili esprili bir yerden konuşurken buluyorduk kendimizi.
Kurtulabildiği için şanslı olduğundan bahsediyordu. Aslında sana çarpan adam da çok şanslıymış diyebiliriz. Sana bir şey olsaydı canı çok sıkılırdı, yazdım gülerek.
Hiç böyle düşünmemiştim. Çok haklısın, yazdı.
Demek ki yaşanacak bir ömür varmış seni bekleyen, demiştim.
Evet, çok güzel söyledin. Ben de böyle düşünüyorum. Bu yüzden her şeyi kutluyorum artık. İkinci hayatımın ilklerini kutluyorum. Mesela ikinci hayatımın ilk kahvesini içiyorum gibi, dedi güldü.
Bir keresinde ona Bu senin ikinci hayatın. Ben, bu ikinci hayatına güzellikler katmak için gönderildim. Çok kötü bir şey yaşadın. Şimdi sırada sadece mutluluk var. Ve görevli benim, demiştim.
Ben onun hayatında, ölümden döndükten sonra karşısına çıkan ilk kişi olmanın verdiği o tuhaf sorumlulukla, heyecanla bunları söylüyordum.
Ama aslında o ikinci hayatına başlarken beni de yakıp yeniden diriltmeye gelmişti.
İkinci sebep, ben gidersem daha özgür hissedecektim. Onun şehrinde arkadaşımın evinde kalacaktım. Yanında iyi hissetmezsem hemen kaçabilirdim. Sorumluluk hissetmek istemiyordum.
O da bunu anladı zaten. İstediğinde yanımdan kaçabilmek için de gelmek istediğini anladım. Ben de senin gibiyim. Birinin yanında iyi hissedebilmem hiç kolay değil. Hatta bu yüzden ilk buluşmamız için ben de senin şehrine gelmeyi istedim. Ama sohbetimiz o kadar güzel gidiyor ki görüşmemizin kötü geçeceğine ihtimal vermiyorum. O yüzden senin gelme teklifini zorlamıyorum, dedi.
Haklıydı.
Buluştuğumuz günün ertesi sabahı, arkadaşım nasıl geçtiğini sordu.
Bilmiyorum, dedim.
Nasıl yani? dedi.
Bilmiyorum… ne söylesem az kalır gibi geliyor.
Sabahın ilk mesajı ondan geldi. Uyandığım gibi aklıma gelen ilk şey sen oldun.
Bana uzun zamandır hissetmediğim bir şeyi hissettirdin. Teşekkür ederim.
Arkadaşlarına bu buluşmayı nasıl anlatacağını çok merak ediyorum.
Mesajdaki son yazdığı cümleyi geçiştirmeye çalıştım. Ama o ısrarla bu konu etrafında döndü. Sana bir şeyi direkt sorunca da cevaplamıyorsun, dolaylı yoldan sorunca da cevaplamıyorsun. Çok acayip birisin gerçekten, yazdı.
Ben de en sonunda Yani buna cevap vermek istemiyorum. Hem zaten nasıl anlatacağımı bulamadım ki. Kendim cevaplamasam da senin cevabını çok merak ediyorum ama, dedim.
Hemen cevap verdi. Ben söyleyebilirim, çok kolay. Sabah hemen anlattım zaten. ‘Beynimden vuruldum’ dedim.
Dün akşam mahvolduk, diye konuşuyorduk.
Neden bu kadar acı veriyor ki? diyorduk.
Gerçekten… neden bu kadar acıtıyordu?
Bu karşılaşmanın güzelliğini, acısını yalnızca onunla sorgulayabilirdim. Beni gerçekten anlayan tek kişiyle, aynı acının içinde buluşuyorduk.
Bir yandan da, sabah uyandığım andan itibaren kalbimde yüksek bir titreşim hissediyordum.
Sebebini bilmediğim bir şekilde de ağlıyordum. Söylesem belki korkar diye ona bunu söylemedim.
Mesajlaşıyorduk, konuşuyorduk.
İlgisini hissediyordum.
Ama neden ağladığımı bilmiyordum.
Akşama doğru Bu arada bugün ne zaman mesaj attığını görsem midem ters dönüyor. Eğer hâlâ dönmediysen bu akşam seni kaçırabilirim, yazdı.
Dönmedim, görüşelim, dedim.
Bir insanın sıcaklığını arzulamak nedir?
Öğrenmeliydim.